Nazmi Öner

Antalya müzesinin tarihi Hinterlandı

Nazmi Öner

 
Antalya müzesinin tarihi Hinterlandı
Yayınlanma
1Paylaşım

Hinterlant daha çok limanlar için kullanılan bir sözcük olup Limanın arkasında hizmet verdiği alan, bölge anlamındadır ve art ülke ya da ardel olarak da adlandırılır. Her liman belli bir bölgeye hitap eder.

Yani bir bölgenin mal ve hizmetlerinin toplanıp dağıtıldığı yerdir. Antalya müzesini de bir liman olarak düşünecek olursak Likya, Pamfilya ve Pisidia coğrafi bölgelerinin tarihi geçmişinin toplandığı bir liman olup dağıtım alanı ise tüm dünya ve insanlıktır diyebiliriz.

Olaya bu biçimde tarihsel açıdan baktığımız zaman Antalya’nın tarihsel hinterlandı on binlerce yıllık bir derinliğe sahiptir. Özellikle Antalya’da bulunan çok sayıda mağarada insanlık tarihinin en eski taş çağından günümüze dek izlerini gözlemek olanaklıdır.

Özellikle bunlardan KARAİN mağarası dünya yaşam tarihinin seceresi gibidir. Yapılan araştırmalar, bu mağaranın günümüzden 150-200 bin yıl kadar öncesinden beri kesintisiz yerleşim yeri olarak kullanıldığını göstermektedir. Alt Paleolitik Dönem’ den Roma Dönemi'ne kadar yerleşim görmüş olan mağaranın içinde 11 metre yüksekliğinde bir kültür katmanı oluşmuştur.

Türkiye'nin içinde insan yaşamış ve yine içinde bölgenin canlı yapısıyla ilgili bilgi veren hayvan ve bitki kalıntılarının da bulunduğu en büyük ve en eski mağaralarındandır. Anadolu’da bilinen en eski insan kalıntıları burada bulunduğu gibi buradan çıkarılan sanat eserleri de Anadolu sanatının en eski örnekleridir.

Yeryüzündeki Paleolitik mağaraların çoğu sadece bir dönemi temsil ederken Karain Mağarası Alt, Orta ve Üst Paleolitik olarak kesintisiz bir katmanlaşma göstermekte olup bu durum Avrupa ile Yakın Doğu arasındaki bağlantıları ve göç yollarıyla ilgili fikir vermesi açısından da çok önemlidir. Antalya’daki daha başka mağaralarda da insanlığın geçmişine dair izleri izlemek olanaklıdır. Bunların başlıcaları ise Öküzini mağarası Beldibi ve Belbaşı mağaralarıdır.

Öküzini Mağarası'nda, Paleolitik (Eski Taş veya Yontma Taş Çağı) döneme ait buluntular, yaklaşık 18.000 yıl önce başlayan en erken yerleşimlerin Son Paleolitik Döneme kadar sürdüğü ve hemen ardından da Neolitik Döneme (Yeni Taş, Cilalı Taş Dönemine) geçişlerin yaşandığı görülmektedir.

Beldibi Mağarası'nda yapılan kazılarda, Mezolotik (Orta Taş, Yontma taş çağı) kültürlerini içeren toplam altı tabaka tespit edilmiş olup, üst Paleolitik ve Mezolotik döneme ait çakmaktaşı aletler bulunmuştur. Kaya altı sığınağının duvarlarında ise şematize edilmiş insan, dağ keçisi ve geyik resimleri bulunmaktadır

Belbaşı: Antalya ilinin Elmalı ilçesine bağlı Göltarla köyünün kuzeyinde yer alan BELBAŞI mağarasında geç Paleolitik/Mezolitik döneme ait ve erken neolitik dönemi de kapsayacak biçimde bulgulara rastlanmıştır.

Elbette daha başka mağaralar olduğu gibi tarih çağlarına ait eserler de bu müzede toplanmıştı. Tarih çağlarında da Antalya ili sınırları içinde Anadolu Tarihinin en önemli en görkemli ve en ilginç tarih olayları yaşanmış olup bunların belgeleri de Antalya müzesindeydi.

Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse Ksantos’un Pers işgaline direnişi ve toplu intiharı, Büyük İskender’in Termessos kuşatması, Pers ve Helenistik dönemlerin arkasından Roma ve korsanlar çağı, Roma’nın yıkılışıyla ticaretin çökmesi ve Akdeniz’in önemli ticaret limanlarının gözden düşmesi, Arap saldırıları, Bizans ve Türk tarihi dönemi ve daha niceleri. Antalya’nın tarih çağlarında yaşanan olaylar olup elbette ki bunlar ciltler dolusu kitapla anlatılamayacak kadar çok bilgidir.

Ve insanlık tarihinin en eskiden en yeniye tüm dönemlerine ait bilgiler veren bu eserler Antalya müzesinde sergilenmekteydi. Şimdi belirsiz bir zaman için depolara hapsedildi

Antalya müzesinin coğrafi hinderlandı

Nazmi Öner

 
Antalya müzesinin coğrafi hinderlandı
Yayınlanma
1Paylaşım

Tarih insanlık hafıza ise ben bu hafızanın merkezleri olarak müzeleri düşünürüm. Olaya bu açıdan baktığım zaman Antalya müzesinin çok geniş bir coğrafi hinterlanda dolaysıyla çok geniş bir tarih ve kültür hinterlandına da sahip olduğunu görüyorum.

Bu coğrafi hinterlandın içinde neler var diye baktığım zaman, LİKYA, PAMFİLYA VE PİSİDYA var. Biraz daha ayrıştırılırsa Likya’dan Patara, Olimpos, Ksantos var. Pamfilya’dan Perge, Aspendos, Side var. Pisidya’dan Termessos. Ariyassos ve Selge var. Ve daha başka pek çok antik kent var. Likya’dan başlayacak olursak Antalya Limanından başlayarak Antalya’nın batısındaki dağlık kesimlerin tepelerine ve sahillerine yerleşen kentlerin ülkesidir Likya. Güneşin ülkesi olarak da anılır. Antalya Limanından Köyceğiz Gölü yakınlarına dek devam eden Akdeniz sahili ve sahile yakın iç bölgeleri içine alır. Buradaki antik kentlerin en önemlileri Patara, Ksantos, Myra, Olimpos, Tlos, Pınara, Pasalis, Limra, Simena, Trebende, Rodopolis başta olmak üzere 70 kadar Likya yerleşiminden söz edilmektedir. İşte müzeyi yıkmakla Likya coğrafyasının en az on bin yılık yaşam izlerini ortadan kaldırıp depolara hapsettiniz.

Antalya’nın doğusundaki ovalık bölümlerinin tarihi adı ise Pamfilyadır. Perge, Silyon, Side, Aspendos başta olmak üzere burada da pek çok tarihi yerleşim bulunmakta olup, bu coğrafyanın da binlerce yıllık hafızası ortadan kaldırıldı.

Tarihi Pisidia bölgesinin büyük bir bölümü Antalya il hudutları içinde olup Antalya coğrafyasının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Termessos, Pednelissos, Ariyassos, Adada, Selge başta olmak üzere pek çok Pisidia antik kenti de Antalya sınırları içinde olup bunların simgesi olan bu kentlerin binlerce yıllık geçmişine ışık tutan eserler de süresi belirsiz bir zaman için depolara kaldırılmıştır.

İşte bu üç tarihi bölgeye ait yüzlerce antik kentin öz ve özeti Antalya Arkeoloji müzesindeydi. Antalya arkeoloji müzesi bu bölgelerin tarihi, kültürü ve sanatıyla yaşam tarzlarıyla ilgili bilgilerin toplandığı bir milyon kitaplı bir kütüphanenin anlatamayacağı kadar zengin bir bilgi ve kültür hazinesiydi.

Fakat sürekli bilimsel bilgi ve çağdaş eğitimden uzaklaşarak, süratle Ortadoğu’laşmya yoğunlaşan hükümetler için müzelerdeki bilgi hazinesinin hiçbir önemi olmadığı gibi belki zararlı görülüyor bile olabilir.

Halk neden tepki göstermedi?

Nazmi Öner

 
Halk neden tepki göstermedi?
Yayınlanma
1Paylaşım

Müzenin kapatılması ve yıkım aşamasında iki milyonluk bir şehirde sayısı 200-300’ü aşmayan duyarlı bir insan grubu tüm gücüyle mücadele verse de sıradan halktan hiçbir tepki gelmemiştir.

Direnen sanat sever aydın kesim sayıca az da olsa büyük bir ses getirmiştir. Eğer müzenin yerine yeniden müze yapılırsa bu duyarlı insanların direnişi yüzünden yapılacaktır. Önemli olan olayın bundan sonra da direniş grubunu büyüterek takip edildiğini, unutulmadığını ve vazgeçilmediğini idareye hissettirmektir diye düşünüyorum.

Bu neden böyledir? Halk hepten duyarsız hale mi gelmiştir? Yoksa kul olmayı kabullenerek devletin her dayatmasına “eyvallah” deme aşamasına mı gelmiştir? Korkutulmuş baskı altına mı alınmıştır? Olayın ciddiyetini kavrayamamış mıdır? Bu tür olaylar kanıksama noktasına mı ulaşmıştır?

Burada en öne çıkan neden devlet baskı ve şiddetidir diye düşünüyorum. Çünkü vatandaş her gün televizyonlarda bu tür doğasını korumak için, toprağını, suyunu, zeytinliğini, ormanını korumak için devlete karşı mücadele veren insanları seyretmektedir. Birkaç köy halkı çıkmış dağını, ormanını, suyunu korumak için kepçelerin dozerlerin önüne geçerek “Doğama dokunma” diye mücadele vermektedir. Köylüler yataklarını alıp ormanda, zeytinliklerde yatarak doğasını korumaya çalışmaktadır. Yetmişlik bir adam veya yaşlı kadın bir çam ağacına sarılmış “Ormanıma dokunma” diye feryat ederken jandarma onu oradan söküp almaktadır.

Çünkü devlet dünyanın en bol oksijen üreten doğa harikası Kaz Dağlarında, Fırat’ın 300 metre ötesinde İliç’te siyanür ve sülfirik asit gibi dünyanın en öldürücü zehirleriyle altın aramaları için yabancı şirketlere izin vermiş ve vatandaş bunlara karşı direnişlerin nasıl bastırıldığını görmüştür.

Nitekim Temmuz 2025’te Zeytinliklerin madencilik faaliyetlerine açılmasını öngören kanun teklifi TBMM’den kamu yararı gerekçesiyle kabul edilmiş olup yasa ile zeytinlik alanlar, belirli koşullar altında madencilik faaliyetlerine açılabilecektir. Ekoloji Örgütleri bu duruma ne diyor, derseniz, onlar elbette ki bu durumu onaylamıyor.

“Ekoloji örgütlerine göre, yasa değişikliğiyle birlikte “ÇED Gerekli Değildir” kararının kaldırılması projeleri durdurmak yerine, izin süreçlerini hızlandıracak. Yani üç ay içinde görüş bildirmeyen kurumlara “onay” verilmiş sayılacak.

Yeni düzenlemeyle şirketler, ormanlarda ruhsat almadan 24 ay boyunca bedelsiz madencilik faaliyeti yürütebilecek; bu süre 12 ay daha uzatılabilecek. Bu düzenleme, özellikle zeytinlikler ve tarım alanları gibi hassas ekosistemleri tehdit edecek.

Ayrıca kurumlar, çevresel etki değerlendirme sürecinde projelere olumsuz görüş veremeyecek.

Ekoloji örgütleri, bu düzenlemelerin ayrıca yerel direnişleri zayıflatarak merkezi onaya dayalı bir modelin önünü açtığını söylüyor.”

Kamu yararı zeytinlikte değil madencilikteymiş

Nazmi Öner

 
Kamu yararı zeytinlikte değil madencilikteymiş
Yayınlanma
1Paylaşım

Kamu yararı zeytinliklerde, yani ülkenin doğasının korunmasında değil ülke doğasının tahribi demek olan madencilikte görülmüştür. İşte bu yeni düzenleme ile maden kanununun ÇED raporu ile ilgili doğal tahribata engel maddelerini aşmak kolaylaştırılınca halkın yasal bir dayanağı da kalmadı ve devlet tapulu zeytinlik alanları dahil istediği yere destursuz dalmaya başladı.

Öyle ki Kütahya’nın %92’si maden sahası olarak gösterilmiştir. Bu durumda devlet isterse sizin evinizin balkonunu dahi maden sahası olarak gösterebilir. Devletin bu ülke aleyhine dayatmalarına karşı halkın sesini kesmek ve tepkisini önlemek için doğamıza çökme ve doğamızı tüketme faaliyetleri parlamento tarafından yasal koruma altına alınırken halkın direnişini yasa dışı konuma düşürmek istenmiştir.

Ayrıca her sabah kalktığında televizyonlarda gözaltı ve tutuklamaları gören, doğa veya başka alanlarda direnişlere baskı ve şiddeti gören doğa ve çevre bilinci taşıyan vatandaşlarda da bir yılgınlık ve çaresizlik duygusu geliştiği için görmezlikten duymazlıktan gelmekte ve toplumun genelinde bir kanıksamaya dönüşmektedir.

Başka bir neden ise vatandaş yüksek enflasyon, zam ve hayat pahalılığından öylesine bunalmış vaziyettedir ki, adeta cinnet geçirmekte, geçimin dışında hiçbir şey düşünecek durumda değildir.

Doğaldır ki bu olumsuz koşular olmasa müzeye sahip çıkacak insan sayısı elbette ki daha fazla olurdu. Fakat tüm bu olumsuz koşullar olmasa bile yine de müzeye sahip çıkacak çok büyük bir kitle olmazdı.

Çünkü Türk insanının geneli antik kentlere taş üstünde taş, müzeleri ise bir taş deposu olarak görmektedir. Okullarda sanat eğitimi verilmemekte resim müzik gibi dersler önemsiz ve gereksiz sayılarak bu derslerde matematik veya başka bir ders işlenmektedir. Halkın geneline yakını hayatında bir kez müzeye gitmemiş gitme ve görme ihtiyacı duymamıştır.

Tarih dersleri salt hamaset ve düşmanlık geliştirmeye yönelik işlenmekte ve ilindeki müzeyi bir kez gezip görmemiş tarih öğretmenleri bile bulunmaktadır. Oysa müzeler yaşadığımız bu coğrafyanın kültürü, sanatı ve tüm yaşanmışlıklarıdır. Yani tarihin gerçek tanıklarıdır. Bunlara dayanmadan hamasi tarih öğretileri topluma fayda değil zarar verir. Onun için müzesiyle, kültürü, doğasıyla ülkenin değerlerine sahip çıkmak gerekir.

Yani bu müzeler için gösterilen bu duyarsızlık yarın Atatürk Devler Hastanesi, Konyaaltı Endüstri meslek lisesi, Aksu Köy Enstitüsü yerleşkesi ve bulunduğu arsanın rant değeri yüksek başka eserlere de gelecektir. Eskiden bunları, örneğin doğayı, ormanları halktan devlet korurdu. Fakat şimdi devletten halkın koruması gerekmektedir. Çünkü devlet mafyalaşarak istediği kişi, şirket veya alana çökmektedir. Devlet ülke çıkarlarının değil parti ve yandaş çıkarlarının koruyuculuğuna soyununca ülke çıkarlarını halkın devletten koruması gündeme gelmiştir diye düşünüyorum. Halk kendisini ülkesine, ülkesinin doğasına, sanat eserlerine, tarihi değerlerine, sahip çıkmak zorunda hissetmiştir diye düşünüyorum.

Olası gerçek yıkım gerekçeleri

Nazmi Öner

 
Olası gerçek yıkım gerekçeleri
Yayınlanma
1Paylaşım

Önceki yazılarımda da açıklamaya çalıştığım gibi müzenin yıkım gerekçesi gerçek ve bilimsel bir temele dayanmamaktadır. Daha doğrusu elde mevcut her duruma uygun bir kılıf olarak “depreme dayanıksız” yaftası varken ciddi bir gerekçe aramaya gerek duyulmadığı görülmektedir. İşte bu yüzden de insanın aklına acaba başka hesaplar mı var sorusu geliyor. Ve maalesef son on yılda yaşananlara bakınca insanın aklına hiç de olumlu şeyler gelmiyor. Aklınıza nasıl ve ne gibi olumsuz düşünceler geliyor derse

1- Rant a) Birilerinin acil paraya ihtiyacı vardır. “Al sana 2,5 milyar. 500 milyona müze yap, kalan 2 milyarı kırışalım.” Vebali günahı kendi boyunlarına. Aslında ben de böyle düşünmek istemiyorum. Olmaz diyorum. Ama içimden başka bir ses “Hep böyle olmuyor mu? Her gün benzer haberlerle karşılaşmıyor muyuz? Bu durum sistemleşmiş artık. Çark böyle dönüyor diyor.” Ne denli olumlu düşünmeye çalışsam da kuşkularım üstün geliyor.

2-Rant b) Birileri diyor ki, burası Antalya’nın en güzel otel yeri. Burayı bana verin. Ben 2 milyara buraya çok güzel bir otel yapayım. Kalan 500 milyona da istediğiniz yere istediğiniz müzeyi yapayım. Sonra da isteyin benden ne isterseniz.

Siz de diyorsunuz ki “Sen çok uçuk düşünüyorsun. Asla böyle bir şey olmaz. Millet ayağa kalkar. Zaten müzenin yerine müze yapılacak ve proje de hazır ortada.”

Onlar bunları düşünmemiştir mi sanıyorsunuz. Hesaplar inceden inceye yapılmıştır. Örneğin yıkım işinin sezon ortasında yapılması boşuna mı sanıyorsunuz? Yani sezon sonunu bekleyemez miydi? Bekleyemezdi çünkü Antalya’da yıkıma karşı çıkacak, engel olacak bilinçli aydın kesimler yaz tatilinden dönmeden yıkım gerçekleştirilmeliydi.

Tepkilerin devamı da araya zaman koyarak önlenirdi. Yani müze kapatılır. İnşaat hemen başlayacak değildir ya. Aradan 10 sene geçer olmadı 15 sene geçer. Türkiye’de 20 seneden fazla süredir kapalı kalan müzeler var şu anda. Manisa müzesi 34 senedir kapalı. Halkımız zaten balık hafızalıdır. Halk birkaç sene sonra orada bir müze olduğunu bile unutunca otel inşaatı başlar. Hatırlatırım size. Yanan ormanların yerine de yine orman ağaçları dikilecekti değil mi? Peki, ağaç mı dikildi otel mi dikildi? Maden sahası olarak mı ilan edildi?

2. Kuşkum müzedeki değerli eserlerin kaçırılıp satılmasıdır. Müze uzunca bir süre kapalı kalacak. Bunun Antalya ve Türkiye Turizmine vereceği zarar zaten rantçının kişisel faydaları yanında hiç önemli değil. Ama müzenin kapatılmasından dolayı burnuma gelen en pis koku Müzedeki değerli eserleri kaçırıp satmak. Bu hem en kolay yöntemdir ve hem de asla ispat edemezsiniz. Eser kaçırılır. Yerine kopyası konulur. Bu durum elbette ki hemen belli olur ama kimin yaptığı belli olmaz. Orijinal eser önceden kaçırılıp önceden değiştirilmiş de olabilir.

Böyle bir durumda on sene sonra müze açıldığı zaman kaybolan değiştirilen eserler için “Biz tespit ettik. Soruşturma açtık. Araştırıyoruz bunu yapanları en ağır biçimde cezalandıracağız” diye kaçıranlar bir de üste çıkarlar.

Müzelerimiz bu konuda sabıkalıdır. Geçmişte bu biçimde orijinal eserleri satıp yerine kopyalarını koyan ve bu yüzden yargılanıp hapse atılan müze müdürlerimiz vardır. Hatta şu anda müzedeki eserlerin içinde sahteler de olabilir. En iyisi müze kapatılmadan bunların bir saptaması mutlaka yapılmalıdır. Yoksa çaldıktan sonra “Önceden olmuş, bizim devraldığımız eserler bunlar” demek çok kolay olacaktır. Burnuma gelen en ağır koku maalesef budur.

Koku 3- Ben karamsar ve kuşkucu bir adamım. Belki de yukardaki düşüncelerim benim karamsar bakışımdan kaynaklanıyor olabilir. Atatürk ve laik demokratik cumhuriyet dönemine ait toplumsal hafızanın silinmek istenmesinden ise hiç kuşkum yok. Çünkü şimdiye dek yıkılıp yapılan tarihi eserler bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bana göre bu olaydaki gerçek neden Antalya Müzesini yenilemekten çok müze üzerinden bir şeyler kazanmak gibi geliyor. Ve sanki kimlerin neler kazanabileceği hesaplanarak bu projenin içine yerleştirilmiş gibi bir his var içimde.

Pis kokmasa da burnuma kazaen kırılan eserlerin kokusu da geliyor. Eserleri yerinden oynatmak ve başka yere taşıma sırasında kazalarla kırılan eserler de olabilir. Ama sezon ortasında müze kapatan zihniyet için esrin kırılması da kazanç gibi algılanabilir diye düşünüyorum